15 Mart 2026 Pazar

Abdülselam'ın Flütü

 


Ne zaman " Aydın insan kimdir?" Sorusuyla karşılaşsam aklıma yıllar önce Van Devlet Hastanesinde gittiğim bir konferans geliyor.Konuşmacı kendini cüzzam hastalığına adamış Türkan Saylan'dı.

"Bir müzik öğretmeninin cüzzam konferansında ne işi olur?" diye girmiştim o salona. Elimde notalarım, aklımda öğrencilerim vardı. Bir fen bilgisi ya da biyoloji öğretmeni olsaydım anlardım ama müzik öğretmeni olarak kendimi o koltuğa biraz "eğreti" hissederek oturmuştum.

​Türkan Saylan kürsüye çıktığında, sanki bin kişinin içinden benim o düşüncemi okumuş gibi söze başladı: "Burada ne işim var diye içinizden geçiriyorsunuz ama bilin ki Van, Türkiye'de cüzzamın en yoğun olduğu ildir."

​Irkıldım. Ama o, o kendine has güven veren sesiyle devam etti: "Korkmayın, cüzzam geri kalmış ülkelerin hastalığıdır."
​O anlattıkça benim zihnimde bir görüntü netleşmeye başladı: Öğrencim Abdülselam. Ne kadar çabalarsam çabalayayım flütün deliklerini bir türlü kapatamayan, parmaklarına hükmedemeyen Abdülselam... Hatta bir keresinde, o kadar çabama rağmen yapamadığı için sabrım taşmış, parmaklarına sertçe vurmuştum. Hiç tepki vermemişti. Ben o sessizliğini gururuna, utancına yormuştum.

​Türkan Hoca konuşmasını sürdürdükçe dehşete düşüyordum. Meğer o tepkisizlik gururdan değil, histenmiş. Kaşların dökülmesi, sürekli nezle hali, parmaklarda hissizlik ...

Konferans biter bitmez yerimde duramadım, adeta okula koştum. Okul müdürüne nefes nefese "Abdülselam cüzzam olabilir, hemen hastaneye gitmesi lazım!" dediğimde yüzümdeki ifadeyi unutamam.

​Abdülselam, Van Devlet Hastanesi Lepra bölümüne sevk edildi. Ve teşhis kesinleşti: Abdülselam cüzzamdı. Ama başlangıç aşamasındaydı ve tedavi edilebilir durumdaydı.

​O gün hayatımın en acı ve en mutlu anını aynı anda yaşadım. Bir çocuğun eline vurduğum o anın utancı içimi yakarken, istemeyerek gittiğim bir konferansın o çocuğun hayatını kurtarmış olmasının şükrünü duyuyordum. Türkan Saylan işte böyle biriydi; zehir gibi bir kafa, müthiş bir iş birliği becerisi ve bilgiyi hayatın en kılcal damarlarına kadar ulaştırma azmi... O gün anladım ki: Aydın olmak salt bilgiyle değil, adanmış bir amaçla ve o bilgiyi bir insanın yarasına merhem edecek vicdanla oluyor.

"Bir müzik öğretmeninin cüzzam konferansında ne işi olur?"


​Bu soruyla girdiğim o salondan, bir çocuğun hayatını kurtararak çıkacağımı hiç bilemezdim. O gün bana sadece cüzzamı değil, 'bakmak' ile 'görmek' arasındaki o devasa farkı öğretti.

​Öğrencim Abdülselam’ın kapatamadığı o flüt delikleri, aslında bir toplumun kaderiydi. 40 yıllık meslek hayatımın en ağır ve en umut dolu anısını, bugün "aydın kime denir?" tartışmalarının gölgesinde paylaşmak istedim.


"Bu yazıyı, Pan’ın Labirenti’nin o hüzünlü ninnisi (Lullaby) eşliğinde okumanızı dilerim. Tıpkı o filmdeki gibi; bazen gerçekler çok ağırdır ama bir nota, bir farkındalık o karanlığı delip geçebilir."


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.